Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mar 2015

34. İstanbul Film Festivali Önerileri



Nisan ayı İstanbul için önemli bir ay, pek çok sinemasever İstanbul Film Festivali için nisanı iple çekiyor. İstanbul Film Festivali'de gerek film programlarının kalitesi, gerek profesyonel işleyişi bakımından bu bekleyişi hak ediyor. 4-19 Nisan arasında gerçekleşecek olan festival, bu sene programa eklenen yeni bölümlerle sinemaseverlere  62 ülkeden 222 yönetmenin 204 filminin gösterileceği doyurucu bir film seçkisi sunuyor. Festivalin yeniliklerinden en önemlisi bu yıl ilk kez Belgesel Film Kategorisinde de ödül verilecek olması. Bir diğer yenilik ise öğrenciler için hazırlanan Paso Film! Kartı. Üniversite ve lise öğrencileri 20 TL karşılığında edinebilecekleri Paso Film! Kartı ile ücretsiz katalog, öncelikli bilet alımı ve anlaşmalı mekanlarda festival süresince indirim hakkına sahip olacaklar. Yoğun talep olan filmlere salon yetersizliğinden kaynaklanan bilet bulamama gibi sorunlar olsa da sonradan koyulacak ek seansların takipçisi olmak gerek. 

Programdan önerilerim;


GERÇEKLİK | RÉALITÉ  (Altın Lale Uluslararası Yarışma)

Yönetmen: Quentin Dupieux | Fransa, Belçika / 2014

"Wrong / Yanlış ve katil tekerlek Rubber / Lastik filmlerinin yönetmeni Quentin Dupieux gene çılgınca gerçeküstü bir komediyle kafaları karıştıracak. B filmlerine selam duran, biraz da bilimkurgu tadı veren bu filmde, kendi halinde bir kameraman olan Jason yöneteceği ilk korku filmi için fellik fellik yapımcı aramaktadır. Servet sahibi yapımcı Bob Marshal filme finansman sağlamayı kabul eder etmesine de, bir şart öne sürer: Jason 48 saat içinde sinema tarihinin en kusursuz çığlığını bulmalıdır! Jason, çığlık arayayım derken bir kâbusun içine düşecektir."

YÜZÜNDEKİ SIR | PHOENIX (Altın Lale Uluslararası Yarışma)

Yönetmen: Christian Petzold | Almanya / 2014


"Nelly, toplama kampından kurtulmayı başarmış ama işkenceden yüzü tanınmayacak hale gelmiş bir şarkıcıdır. Zorunlu olarak geçirdiği estetik ameliyat sonrasında, kendisinin bir benzerine dönüşür. Görmek için can attığı tek kişi ise kocası Johnny’dir. Karşılaştıklarında Johnny onu tanımayıp zihnini iyice bulandırır. Acaba kocası ona hâlâ âşık mıdır, yoksa sadece parasının peşinde midir? II. Dünya Savaşı sonrası Berlin’i bir nevi kara film sahnesine dönüştüren Yüzündeki Sır, Barbara’nın rüya ekibini, yönetmen Christian Petzold ve başrol oyuncuları Nina Hoss ile Ronald Zehrfeld’i tekrar bir araya getiriyor."


KAR KORSANLARI | SNOW PIRATES ( Altın Lale Ulusal Yarışma)

Yönetmen: Faruk Hacıhafızoğlu | Türkiye / 2015               


65. Berlin Film Festivali'nde Dünya Prömiyerini gerçekleştiren Kar Korsanları için filmin yönetmeni Faruk Hacıhafızoğlu “Kar Korsanları dayanışma, arkadaşlık, mahrumiyet, masumiyet, öfke gibi evrensel temaları Kars’ın kendine özgü doğası, kültürel çeşitliliği, tarihsel zenginliği ve mimari estetiğiyle örerek şehrin hikâyesini çocukların gözünden anlatır. Kar Korsanları, bir şehirde yaşamanın değil, bir şehri yaşamanın hikâyesidir.” diyor. Filmin tek gösterimi yönetmenin katılımıyla gerçekleşecek.


LİMONATA | LEMONADE (Altın Lale Ulusal Yarışma)

Yönetmen: Ali Atay | Türkiye / 2014


"Başka kültürlerden gelen, birbirini tanımayan iki kardeşin benzerliklerini, farklılıklarını ve kavgalarını eğlenceli bir yol hikâyesiyle anlatan bir film Limonata. Suat, Makedonya’da yaşayan eski bir tır şoförüdür, hasta yatağında ölmeyi beklemektedir. Ölmeden önce oğlu Sakip’ten son bir isteği vardır; yıllar önce İstanbul’da imam nikâhıyla evlendiği bir kadından olan oğlunu bulup, yanına getirmesi. Sakip, varlığını yeni öğrendiği kardeşi Selim’i bulmak için Makedonya’dan İstanbul’a doğru babasının emektar arabasıyla yola çıkar. Ne var ki iki kardeş ilk andan itibaren asla tam olarak anlaşamaz. Selim durumu reddeder ve Makedonya’ya gitmeyi düşünmez bile. Sakip ikna edemeyeceğini anladığı kardeşini, bir gece ayakta duramayacak kadar sarhoş olmasından faydalanıp arabaya atarak kaçırır."

TANRILARLA KONUŞMALAR | WORDS WITH GODS (Akbank Galaları)

Yönetmen: Guillermo Arriaga, Emir Kusturica, Amos Gitai, Mira Nair, Warwick Thornton, Hector Babenco, Bahman Ghobadi, Hideo Nakata, Álex De La İglesia | Meksika, ABD /2014


"Farklı coğrafya ve inanç sistemlerinden dokuz ünlü yönetmenin bir araya gelerek yaptığı Tanrılarla Konuşmalar, inanç ve inançsızlık üzerine bir zihin egzersizi. Ateizmden Hinduizme, İslamdan Budizme uzanan bir yelpazede her yönetmen, kendi kültürüne yakın duran inanç sistemi üzerinden bir hikâye anlatıyor. Guillermo Arriega’nın fikir babalığını yaptığı, 9 kısa filmden oluşan bu projedeki yönetmenlerin isimleri heyecan verici. Bahman Ghobadi, çektiği bölümde Yılmaz Erdoğan bir kez daha birlikte çalışma fırsatı buluyor."



YENİ KIZ ARKADAŞIM | UNE NOUVELLE AMIE (Akbank Galaları)

Yönetmen: François Ozon | Fransa / 2014


"Claire ile Laura... İki kadın, iki çocukluk arkadaşı, etle tırnak gibi... Laura ağır bir hastalığa tutulunca, en yakın arkadaşı Claire’den bebeğine ve kocası David’e göz kulak olacağına dair söz alır. Laura’nın ölümü üzerine Claire, David ve bebeği ziyaret etmeye karar verir, ancak evde muazzam bir sürpriz onu beklemektedir. Britanya dedektif edebiyatının buzdan kraliçesi Ruth Rendell’in aynı adlı öyküsünden serbestçe uyarlananYeni Kız Arkadaşım, erillik ve dişillik etiketleri ve rolleri, dönüşüm, arzu ve cinsellik gibi konularda sorular sorarken aynı zamanda karakterlerinin burjuva cilalarını kazıyan oyunbaz bir melodram."




POSTACININ BEYAZ GECELERİ / BELYE NOCHI POCHTALONA ALEKSEYA TRYAPITSYNA (USTALAR)

Yönetmen: Andrei Konchalovsky | Rusya / 2014

"Usta Rus yönetmen Andrei Konchalovky’nin son filmi, yönetmenin Rus sinemasına muhteşem dönüşünü müjdeliyor. Filmde, bilfiil kendilerini oynayan köylüleri izliyoruz. Bu insanların yaşadığı köy resmen dünyanın öbür ucunda ve oraya ulaşmanın tek yolu da aradaki gölü tekneyle geçmek. Haliyle köyde yaşam neredeyse gerçeküstü. Bu kapalı toplumun dış dünyayla tek bağlantısı, diğer bir deyişle köyün can damarı ise, postacı. Gelgelelim postacının tutkun olduğu kadın kente taşınınca, üstüne üstlük postacının teknesinin motoru çalınınca, köyde alışılagelmiş yaşam alt üst olur."




EISENSTEIN MEKSIKA´DA | EISENSTEIN IN GUANAJUATO (USTALAR)

Yönetmen: Peter Greenaway | Hollanda, Meksika, Finlandiya, Belçika / 2015

"Sanatçı, ressam, yönetmen, düşünür ve film öncüsü Peter Greenaway, hayatı boyunca sinema idolü kabul ettiği Sergey Ayzenştayn’ı bu filmde kendini tam kudretli hissettiği dönemde ve cinsel uyanışının zirvesinde yakalıyor. Meksika’da geçen filmde Ayzenştayn, Potemkin Zırhlısı’nın başarısının ardından 1931 yılında başka bir filmi yönetmek için Guanajuato’ya gidiyor. Daha ilk andan yapım sorunları yaşasa da, yabancı bir ülkede olmanın verdiği hazlar ve tehlikeler karşısında haliyle müthiş bir heyecana kapılıyor. Bu duruma bir de beklenmedik bir cinsel arzu da ekleniyor. Şubat ayında Berlin Film Festivali’nde yarışan filmde, bu yaratıcı dâhinin tutku dolu bir aşk, cinsellik ve ölüm karşısında yaşadığı arzu ve korkuları izliyoruz."


MELEĞİN YÜZÜ | THE FACE OF AN ANGEL (USTALAR)

Yönetmen: Michael Winterbottom | İngiltere / 2014

"Britanya sinemasının her daim heyecan uyandıran yönetmeni Michael Winterbottom’ın yeni filmi Meleğin Yüzü,yönetmenin yankıları hâlâ süren meşhur “Amanda Knox Davası”ndan etkilenerek yaptığı bir psikolojik gerilim. Toskana’da Britanyalı bir kız öğrencinin ev arkadaşları tarafından öldürülmesinin ardından bu tuhaf vakanın peşine takılan iki kişiden biri bir gazeteci, diğeri ise bir belgeselci. Dante’nin İlahi Komedya’sı gibi üç bölüme ayrılan filmde Winterbottom, gerilimi had safhada tutarak cinsellik, dehşet ve gizem kokan ürkütücü bir cinayet hikâyesine ışık tutmanın derdinde."


ŞEYTAN LUCIFER (YENİ BİR BAKIŞ)

Yönetmen: Gust Van Den Berghe | Belçika, Meksika / 2014


"Şeytan cennetten cehenneme giderken, yolu Meksika’da Lupita, torunu Maria ve Lupita’nın kardeşi Emanuel’in köyüne düşer. Şeytan bu, durur mu? Fırsattan istifade mucizevi sağaltma gücünü gösterir: Felçliymiş gibi davranan Emanuel’i zorla yürütür; Maria’yı baştan çıkartır ve Lupita’nın tüm inancını yitirmesine neden olur. Aslında sadece iyi ile kötü arasındaki ince çizgiye ışık tutmaktadır. Yönetmenin tercih ettiği dairesel "tondoskop" formatı sinemada bir ilk."

SİHİRLİ KIZ | MAGICAL GIRL (YENİ BİR BAKIŞ)

Yönetmen: Carlos Vermut | İspanya 2014

"İspanyol sinema ödüllerine damgasını vuran Sihirli Kız’a hayran kalan isimler arasında Pedro Almodóvar da yer alıyor. Lösemi hastası kızının son dileğini yerine getirmek için her şeyi göze alan işsiz bir baba, geçmişi sırlarla dolu ve bunalımda bir ev kadını, son on yılını hapishanede geçirmiş bir matematik öğretmeni... Carlos Vermut ikinci uzun metrajlı filminde, hayatları kesişen bu insanların hikâyesini anlatıyor. Bir aile dramı gibi başlayan Sihirli Kız, giderek karanlık ve rahatsız edici bir noktaya doğru ilerliyor ve final sahnesine dek seyircisini şaşırtmaya devam ediyor."



BURGUNDY DÜKÜ | THE DUKE OF BURGUNDY (MAYINLI BÖLGE)

Yönetmen: Peter Strickland | İngiltere / 2014


"Ödüllü yazar ve yönetmen Peter Strickland’ın tekinsiz Berberian Ses Stüdyosu ve Katalin Varga’nın ardından çektiği yeni filminden erotizm ve endişe damlıyor. Cynthia ile Evelyn her gün basit ve kışkırtıcı bir ritüeli yerine getirir ve bu âdet hep Evelyn’in cezası ve zevkiyle biter. Varlıklı amatör kelebek uzmanı Cynthia’nın gönlünde yatan daha geleneksel bir ilişki olunca, hizmetçi Evelyn’in erotik takıntıları kısa sürede ilişkiyi kırılma noktasına götüren bir bağımlılığa dönüşür. Jess Franco’nun üslubundan esinlenen Burgundy Dükü, karanlık bir çürümüşlüğü anlatan, iç gıcıklayıcı, gotik bir melodram."


PEŞİMDEKİ ŞEYTAN | IT FOLLOWS (GECE YARISI ÇILGINLIĞI)

Yönetmen: David Robert Mitchell | ABD / 2014

"Yılın en iyi korku filmine hazır mısınız? Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterilen ve ünü kulaktan kulağa yayılarak sürpriz bir hite dönüşen Peşimdeki Şeytan, 80’lerin korku klasiklerinin tadını taşıyor ama önümüze yepyeni bir mitoloji koyuyor. Bu sefer cinsel birleşme yoluyla kişiden kişiye aktarılan bir lanet söz konusu. Kılıktan kılığa girebilen ve sizden başka kimsenin görmediği, yanınıza ulaştığı anda canınızı alacak doğaüstü bir varlık... David Robert Mitchell sadece fikrin orijinalliğine sırtını yaslamıyor; çok iyi bir yönetmenlikle benzersiz bir deneyime imza atıyor."






Ayrıntılı İstanbul Film Festivali 2015 Film Programı için; http://film.iksv.org/tr/program

İyi festivaller!


12 Ara 2012

Roma'ya Sevgilerle

Woody Allen'dan Bir Roma Güzellemesi / To With Rome Love

Woody Allen'ın İngiltere'de çektiği 'Match Point' filmiyle başlayan Avrupa Şehirlerinde film çekme serüveninin son durağı olan 'To With Rome Love' filmi, izleyicisini Roma harikalarının çevresinde dolaştırırken aynı zamanda birbirinden bağımsız 4 farklı hikayeye tanıklık etmesini sağlıyor.

Film, meşhur Roma trafiğinde şehirden görüntüler eşliğinde açılıyor, fonda 'Volare' çalarken, Piazza Venezia kavşağında trafiği yöneten polis tarafından karşılanıyoruz, tıpkı şehir gibi çok renkli bir kişiliğe sahip olduğunu anladığımız hikaye anlatıcımız "Bu şehirde her şey birer hikayedir" deyip izleyiciyi Roma sokaklarında karşılaşacağı olası hikayelerin kucağına bırakıyor.


Filmin epizotik bir anlatım tarzı olduğunu söylemek gerek, bu epizotlar çizgisel bir zaman kavramına bağlı değil ve epizotlar arasında bolca geçiş mevcut, zaten filmin var olan dinamizmini sağlayan unsurda bu... İlk olarak şehri gezen Amerika'lı Hayley ile karşılaşıyoruz, Hayley romantizmin şehrinde adres sorduğu Genç Romalı Michelangelo ile yakınlaşıyor ve kısa sürede evlilik kararı alan çift ailelerini tanıştırmaya karar veriyor. Damat adayı ve ailesi ile tanışmak için Amerika'dan Roma'ya gelen Hayley'in  babası rolünde Woody Allen'ı yine nevrotik bir karakter içinde görüyoruz ve bu noktadan sonra  hikaye Hayley ve Michelangelo'nun hikayesi olmaktan çıkıp, Hayley'in emekli bir opera yapımcısı olan babası ve Michelangelo'nun cenaze levazımatçısı babasının hikayesi oluveriyor. Roma sokaklarında karşılaştığımız ikinci hikaye ise yeni evli bir çift olan Antonio ve Milly'nin taşradan Roma'ya yeni ve daha iyi bir iş fırsatını yakalamak üzere gelmeleriyle başlıyor. Antonio'ya yeni iş fırsatını sunan ailenin ileri gelen üyeleri ile ilk kez tanışacak olan Milly'nin aile üzerinde iyi izlenimler bırakması gerekirken, kuaföre gitmek için otelden ayrılan Milly, Roma sokaklarında kaybolurken, Antonio'nun odasına gelen escord kadın yanlış anlamalarla dolu olaylar zincirini başlatıyor. Üçüncü hikaye de  mimarlık okumak için Roma'da bulunan Amerikalı genç Jack'in, sevgilisi Sally'nin Los Angeles'tan gelen güzel aktrist arkadaşı Monica ile yaşadığı gizli aşkın sonunu çok iyi bildiğimiz hikayesi çıkıyor karşımıza... Bu evrede filmin aslında günlük hayatta karşılaştığımız, bizlere hiç yabancı gelmeyen durumları ne kadar eğlenceli bir biçimde anlattığını fark ediyoruz... Bir diğer hikayede ise filmin belkide en renksiz karakteri olan Leopoldo Pisanello, karısı ve iki çocuğuyla birlikte orta halli bir Roma'lı olarak, yaşamını oldukça sıradan bir şekilde sürdürürken bir sabah işe gitmek için evden çıktığında tıpkı bir hastalığa tutulmuş gibi şöhrete yakalanıveriyor. Anlamsız biçimde peşinden koşan, "Kahvaltıda ne yediniz?" gibi saçma sorular soran gazetecileri ve neden ünlü olduğunu anlamayan Leopoldo, renksiz hayatını renklendiren bu durumun tadını çıkarmaya karar verince şöhretin iki yüzlü kollarına teslim oluyor, ancak bir hastalık gibi aniden gelen şöhretin gidişinin, gelişinden farksız olmayacağını kestiremiyor...

17 Kas 2012

The Skin I Live In


Son dönem Almodovar sinemasında yeni bir soluk / İÇİNDE YAŞADIĞIM DERİ

            Almodovar sineması, düz bir açıdan bakıldığında klasik sinema olay örgüsü ve kalıplarından yola çıksa da bunu o denli uçlarda ve kendine özgü bir biçimde gerçekleştirir ki, her seferinde seyirciyi bu uç olay ve çılgın karakterlerin dünyasına çekmeyi başarı verir. Yönetmen, son filmi ‘İçinde Yaşadığım Deri’de  ‘tecavüz’, ‘intikam’ gibi pek çok filmde görmeye alıştığımız klasik temaları kendi sinemasının temel temalarıyla bütünleyerek oldukça seyirlik bir iş çıkarıyor.


Almodovar, ‘İçinde Yaşadığım Deri’de ‘Konuş Onunla’, ‘Kötü Eğitim’, ‘Kırık Kucaklaşmalar’ filmlerinde benimsediği gibi döngüsel bir kurgu ile parçaları birleştirerek filmin dinamiğini inşa ediyor. Dr. Ledgard’ın çok sevdiği karısı bir trafik kazası sonucu yanarak bütün güzelliğini kaybediyor. Bu durum Dr. Ledgard’ı ‘yapay deri’ üretme çalışmaları yapmaya itiyor ancak karısını kaybettiği güzelliğine geri döndürmek için yaptığı deneyler henüz sonuç bulmadan karısı intihar ediyor. Annesinin ölümüne tanık olduğu için sorunlu bir yaşam süren kızları Norma’nın bir düğün sırasında tecavüze uğraması ise asıl olayları başlatan ve bu talihsiz serüvenler dizisini ateşleyen olay oluyor. Tecavüze uğrayan kızının geçirdiği travma onuda tıpkı annesi gibi intihar ile biten bir sonuca götürürken Dr. Ledgard’ı intikama yönlendiren süreç başlamış oluyor.

Almodovar filmlerinde daha öncede gördüğümüz (Tutkunun Kanunu, Yüksek Topuklar, Kötü Eğitim, Kırık Kucaklaşmalar) önemli temalarından olan ‘tek bedende iki kimlikli yaşam’ meselesi ‘İçinde Yaşadığım Deri’de bir level atlayıp bu duruma hapsedilme ve zorunda kalmışlıkla Vera’nın nezdinde yer bulurken karakterin yaşadığı bu bedensel dönüşümün, özünde nasıl bir karşılık bulacağı sorgulanıyor. Bu noktada Vera’nın iç dünyasının yeterince derinlikli olarak anlatılmaması yönetmenin filmin sürpriz sonunu hazırlama hamlesi olarak görmek ne kadar doğru olur bilemiyorum ancak Vera’nın bedensel dönüşümü gerçekleşirken televizyonda keşfettiği yoga dersleri sayesinde gerçek benliğini içinde koruma felsefesiyle karşılaşması aslında filmin vermek istediği mesajın bir özeti niteliğinde…


Filmin, Thierry Jonquet’in Tarantula adlı romanından uyarlandığını da belirtmek gerek. Bugüne kadar genellikle hikayelerini kendi oluşturan bir yönetmen olan Almodovar’ın bu romanı seçmesi bir tesadüf olmasa gerek, çünkü hikaye Almodovar’a has diyeceğimiz ana temaları özünde barındırmakla birlikte cinselliği, kimlikleri sorgulayıp, tutku ve nefretin iç içe geçtiği, acıların ise saplantıları doğurduğu bir melodrama dönüşüyor. Yönetmenin önceki filmlerindeki kadın egemenliğine bakarak bu filmde erkek egemenliğinden bahsedebilsek de onun filmlerinde her zaman kaybetmeye mahkum olan erkekler için durum ‘İçinde Yaşadığım Deri’de de değişmiyor. Her ne kadar intikamını almış olsa da filmin sonunda, hem Dr. Ledgard’ın hem de bedensel olarak dönüşen Vera’nın kaybeden olduğu görülüyor. Sonuçta erkek karakterler ne kadar baskın olsa da, 'İçinde yaşadığım deri' kadın bakış açısına sahip tipik bir Almodovar filmi olduğunu kanıtlıyor.

20 Tem 2012

TRAMVAY

Türk sineması araştırması sırasında tesadüfen karşılaştığım Tramvay filmi bende büyük bir şaşkınlık yarattı. Büyük bir özveri ve emek sonucu gerçekleştirildiği belli olan film, bağımsız, deneysel ve psikolojik irdelemeler yapan filmleri sevenler için güzel bir sürpriz olabilir.




Babasının porno filmler gösteren sinemasında çalışan Hamit, sinemadaki koltuklardan birinin çalınmasıyla babası tarafından öldüresiye dövülerek, kovulur. Hamit, kanlar içinde kalana dek yediği şiddetli dayağın ve maruz kaldığı aşağılanmanın yarattığı psikolojik sarsıntı ve yine babasının sinemasında çalışan dolandırıcı arkadaşı Mahmut’un dolduruşa getirmesiyle birlikte bindikleri Taksim- Tünel hattı tramvayını yolcuları ile birlikte alıkoyar. Tramvaydaki yolcuların hepsi birer karşıtlığın ve Türkiye’nin içinde barındırdığı insan çeşitliliğinin temsilidir. Yaşlı Rum kadın, baba- çocuk, uyumsuz evli bir çift, Laik Kız- Kapalı Kız hatta bir kiralık katil ve onun kurbanı aynı tramvay içinde birleşince karşıtlıklardan doğan çatışmalar filmin dinamiğinin korunmasını ve merakla izlenebilir halde kalmasını sağlıyor. Oyuncu kadrosunda Fırat Tanış, Emel Çölgeçen, Halit Ergenç gibi önemli isimler var. Özellikle üstün performansıyla Fırat Tanış’ın kendini o zamandan müjdelediği söylenebilir. Fırat Tanış dışında diğer oyunculukların biraz abartılı olduğunu söylemek ise yanlış olmaz. Film teknik açıdan yetersiz ancak bir yönetmenin kendi bağımsız çabalarıyla gerçekleştirmeye çalıştığı bir ürün olduğunu düşünürsek bu oldukça normal ve hatta takdir edilesi… Sonuç olarak film şiddet, hoşgörüsüzlük, sevgisizlik, yalnızlık ve bir bütün olamama temalarında iyi dolaşmış ve bu temaları oldukça etkili bir biçimde irdelemiş. Başta da söylediğim gibi bağımsız ve deneysel filmleri seven izleyiciler için bir tercih olabilir.

Filmin Künyesi
Yönetmen: Olgun Arun
Oyuncular: Fırat Tanış, Itri Koşar, Halit Ergenç, Emel Çölgeçen, Ayça Bingöl, Tomris İncer, Dilek Serbest...


4 Nis 2012

Yolu İstanbul'dan Geçen Yabancı Filmler

Şehr-i İstanbul, boğazı, güneşi, insanı, mimarisi gibi hem doğal güzellikleri hem de tarihi yapı ve özellikleriyle pek çok yönetmenin filmine mekan, konu ve ilham kaynağı olmuştur. Bugün Tom Tykwer’ın ‘İnternational’ filmini izledikten sonra bu film gibi yolu İstanbul’dan geçen diğer yabancı filmleri hatırlamak ve yönetmenlerin İstanbul’u filmlerinde nasıl tasvir ettiklerini, kültürümüze veya insanımıza bakış açılarının ne doğrultuda olduğunu görelim istedim... 
'Doğu Ekspresinde Cinayet' Film Afişi
Geçmişten günümüze yabancı yönetmenlerin İstanbul’a ve kültürümüze karşı oryantalist bakış açısından kurtulabildiğini söylemek maalesef pek mümkün olmuyor. Bu durumun önemli örneklerinden biri vakti zamanında büyük tartışmalara yol açan ‘Gece Yarısı Ekspresi’. Film, Türk hapishanelerine düşen yabancı bir adamın başından geçenler ekseninde çerçeveleniyor ve Türk adalet sistemini, hapishaneleri ve polisin işkenceci tutumunu konu alıyor. Filmin çekimlerinin Türkiye’de yapılmasına nasıl izin verilmiş pek anlamasam da çekimler sırasında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile Sağmalcılar Cezaevi’nin kullanıldığı söyleniyor.  Aradan geçen yıllar sonucunda yönetmen filmde anlatılanları abarttığını itiraf etse de film Türkiye'nin yurt dışında uzun yıllar kötü hatırlanmasına neden olmuştu. Gösterime girmeden önce Türkiye tarafından protesto edilen Geceyarısı Ekspresi, 52. Akademi Ödülleri'nde aday olduğu 6 dalın 2'sinde akademi ödülü kazandı... Yine Türklerin pek iyi gösterilmediği daha ziyade Araplara benzetildiği ‘Doğu Ekspresinde Cinayet’ filmi 1930'lu yıllarda İstanbul ve Paris arasında sefer yapan trende işlenen bir cinayet ve tren’in yolcuları arasında dedektif Hercule Poirot'un da bulunmasıyla gelişen olay örgüsüyle şekillenir. Agatha Christie’nin aynı adlı romanından uyarlanan film dönemine göre oldukça sürükleyici olamakla birlikte sadece başında bulunan eski İstanbul görüntüleri için bile izlenebilir...
'Topkapı' filminden bir görüntü
1964 yapımı ‘Topkapi’ filmi, Yazar Eric Ambler’in ‘The Light of Day’  romanından sinemaya uyarlanmış. Film uluslararası çapta mücevher hırsızlığı yapan bir çetenin Topkapı Sarayı’nda bulunan çok değerli bir hançeri çalmayı planlamalarını anlatıyor. Dış mekân çekimlerin tamamının İstanbul'da gerçekleştirildiği filmde, Boğaziçi, surlar, Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı, eski İstanbul sokakları görülüyor. Filmin oyuncularından Peter Ustinov, filmdeki Arthur Simpson rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazanmıştı. 
'İstanbul' film afişi
Eski bir yapım(1957) olan ve yönetmenliğini Joseph Pevney'in yaptığı ‘İstanbul’ filmi ise mücevher kaçakçılığı suçundan dolayı sınır dışı edilen maceracı James Brennan İstanbul’a geri dönmesiyle başlar.  Brennan, geçmişe kalan sorulara cevap bulmak ister. Brennan karakterini "Kadınlarımı genç, viskimi yaşlı isterim" repliği ile bilinen aktör Errol Flynn canlandırıyor... Önemli bir kısmı İstanbul’da çekilen 1961 yapımı  ‘Tenten ve Altın Post’un Sırrı’ filmi ise Kaptan Haddock’a eski bir arkadaşı tarafından miras bırakılan altın post gemisini almak üzere Tenten ve Kaptan Haddock’un İstanbul’a gelmesiyle başlar. Filmde Yeşilçam oyuncuları ufak rollerde de olsa bulunuyorlar. Dario Moreno’yu da Papos rolünde izliyoruz... Ülkemizde sudan bir sebepten diyebileceğimiz şekilde gösterimi yasaklanmış olan dikkate değer bir diğer yapım ise ‘Paralı Askerler’ (You Can't Win 'em All) filmi… Atatürk’ün ilk kez yabancı bir aktör tarafından canlandırıldığı macera türündeki filmin çekimleri İstanbul ve İzmir’de yapılmış. Fikret Hakan ve Salih Güney gibi önemli Türk oyuncuları kadrosunda bulunduran yapıt 1922 yılında Türk Kurtuluş Savaşı sırasında geçiyor. Adam ve Josh adlı iki eski Amerikalı asker savaş içinde bulunan ülkelere silah satarak köşeyi dönme hesapları güderek Ege kıyılarına demir atarlar ve macera dolu hikayeleri böylelikle başlar. 
'Paralı Askerler' filminden bir görüntü
Filmin Türkiye’de yasaklanması oldukça garip. Başrol oyuncusu Charles Bronson o tarihte bir gazetenin röportaj teklifini geri çevirmiş, buna kızan gazeteler de filmin aleyhinde bir kampanya başlatınca bu durum sansür kurulunu "Paralı Askerler"in Türkiye aleyhinde bir film olduğu kanaatine vardırmış! Bu nedenle film gösterimi 40 yıldır vizyonda ya da televizyonda yapılmamış. Ancak yakın zamanda bir TV programında TRT tarafından bir kısmının yayınladığını da not düşmek gerek… Vee 1963 yapımı ‘James Bond: Rusya’dan Sevgilerle’… Serinin ikinci filminin büyük kısmı İstanbul’da geçiyor. İngiliz Gizli Servisi, James Bond'a Rusların elinde olan Lektor şifreleme makinasını alma görevini verir ve kahramanımız bu amaçla İstanbul'a gönderilir. Filmde eski İstanbul’u açıkça görmek mümkün ve başrolde başarılı aktör Sean Connery’i izliyoruz...

Devamı gelecek...

13 Oca 2012

Annem Hakkında Her Şey

     Almodovar filmleri pek çok türün iç içe geçtiği bir karnaval gibidir. Yönetmenin filmsel temaları kadını merkezde tutan, insan doğasının, acıların, saplantıların, yalnızlık ve tutkuların sinemasıdır. Yönetmen, üç filmi(La Ley De Deseo/ Arzunun Kanunu, Habla Con Ella/ Konuş Onunla, Mala Educacion/ Kötü Eğitim) dışında genel olarak kadın ve kadın dünyasını anlatan filmlere imza atmıştır. ‘Annem Hakkında Her Şey’de yönetmenin tekrar tekrar kadın dünyasına yoğunlaştığı ve merkezinde annelik olmak üzere ölüm, umut, yalnızlık, özlem gibi temaları ele aldığı bir örnek izliyoruz. 


Filmde, kocasının bir travestiye dönüşmesini hazmedemeyen ve doğacak çocuğunu bu dünyadan uzak yetiştirmek isteyen Manuela, Madrid’den kaçarak Barcelona’ya yerleşir ve oğlu Esteban’ı burada büyütür. Esteban 17. Yaş gününde imza almak için aktris Huma Roja’nın peşinden koşarken bir trafik kazası geçirerek hayatını kaybeder. Çok sevdiği oğlunu kaybettiği için bütün dünyası yıkılan Manuela, yıllar sonra kaçtığı şehir Madrid'e geri döner. Döndüğünde her şey değişmiştir. Eski kocası Madrid’i terk etmiştir. Tesadüf eseri eski arkadaşı Agroda ile karşılaşır ve genç bir rahibe olan Rosa ile tanışır. Rosa,(Bu rolde Penolope Cruz'u izliyoruz.) Manuela'nın eski kocasından hamile kalmış ve aıds virüsü kapmıştır. Manuela, Rosa'ya yardım eder ve onu yanına alarak hastalığı sırasında ona bakar. Bu noktada dikkati çeken nokta Almodovar filmlerindeki kadınlar arasında yoğun sürtüşmeler olduğu gibi çok güçlü bir dayanışmanın da görüldüğüdür. (Buna örnek olarak Yüksek Topuklar, Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar ve Volver filmleri gösterilebilir.) Yaşanan tüm zorluklara karşı birlikte güçlü bir duruş sergileyen kadınlar her zaman biribirlerine yardımcı ve bağlıdırlar. Almodovar filmlerinin en güzel yanlarından biri de bu sanıyorum! Son olarak filmin Almodovar'ın uluslararası alanda ünlenmesini sağladığı ve en iyi yabancı film dalında oscar ödülünü getirmekle birlikte filmografisi açısından dönüm noktası oluşturduğunu da belirtmek gerek!

Filmin Künyesi
Yönetmen: Pedro Almodóvar
Oyuncular: Cecilia Roth, Marisa Paredes, Candela Pena, Penolope Cruz
Yapım: İspanya , Fransa.  Yapım yılı: 1998
Tür: Dram
Süre:105 dk 

28 Ara 2011

Yeni Yıl Filmleri

Yılbaşı yaklaşmışken en güzel yeni yıl temalı filmleri hatırlamak gerek!

Benim aklıma ilk gelen yeni yıl filmi başrolünü Jim Carrey’nin canlandırdığı ‘Grinch’ oldu. Tabii bunda çocukken izleyip sevmiş olmamın etkisi çok büyük...Yine Jim Carrey’nin oynadığı, Charles Dickens’ın romanından uyarlanan ve 1984’deki çevriminin üzerine Disney tarafından 2009’da animasyon olarak tekrar uyarlanan ‘A Christmas Carol’(Yeni Yıl Şarkısı) filmi de ilk akla gelen noel filmlerinden…Animasyon demişken Tom Hanks’in oynadığı sıcacık ve sihirli ‘The Polar Express’(Kutup Ekspiresi) filmini de es geçmemek gerek zira soğuk bir kış gecesi filmi izleyip sıcak çikolata krizine tutulmayanını tanımıyorum… 1993 yapımı ‘The Nightmare Before Christmas’ filmi ise Tim Burton’ın bir öyküsünden uyarlanmış ve Jack Skellington'ın Christmas şehrini bulup, noel gecesi çocuklara oyuncak dağıtma görevini Noel Baba'dan almaya karar vermesini stopmotion tekniği ile anlatan, müzikleri ise tekrar tekrar dinlenesi eğlenceli bir film… 


Yılbaşı gecesinde geçen filmlerden bahsederken artık bir klasik olan ‘Home Alone’dan (Evde Tek Başına) bahsetmemek olmaz. Chris Columbus'un yönetmenliğini yaptığı film, çocuk oyuncusu Macaulay Culkin'i şöhrete kavuşturmuş ve yakaladığı başarıdan sonra seri filmlerle devam ettirilmişti… Bir noel gecesi iflasın eşiğine geldiği için kendini nehre atarak intihar etmek isteyen George Bailey’in hikayesini anlatan 1946 yapımı 'It's a Wonderful Life’(Şahane Hayat) ise adı gibi şahane olmakla birlikte mutlaka izlenmesi gereken klasik filmlerden… Ayrıca 1954 yapımı ‘White Christmas’da müzikal filmlerden hoşlananların beğenisini toplayabilecek bir noel filmi…


Yılın en güzel ve neşeli zamanlarından olan noel gecesi bunlar gibi pek çok filmin ana teması olurken birçok filminde alt temalarından olmuştur. Benim için özel bir yeri olan ‘Serendipity’ filmi bir noel gecesi başlar ve başka bir noel gecesi son bulur… ‘Serendipity’ gibi romantik filmleri sevenler ise yine noel temalı ‘Love Actually’, ‘While You Were Sleeping’ ve ‘The Holiday’ filmlerini de tercih edebilir… Ayrıca tam bir noel filmi sayılmasa da aksiyon türünde, noel gecesi macera dolu saatlerde geçen bir hikaye ile örülü olan 'Die Hard'(Zor Ölüm) filminin de listemize ayrı bir yeri olduğunu belirtmek gerek… 

25 Ara 2011

Kieslowski Sineması; Three Colors Trilogy, Blue

Kieslowski sineması insanı olduğu gibi anlatma çabası üzerine kuruludur. Aşk, ölüm, yalnızlık, yazgı, tutku, rastlantı gibi temalar onun sinemasının temelini oluşturur. Trois Couleurs filmlerinde temelde ele almak istenilen konular ise Fransız bayrağının renklerinden ilham alır. Mavi özgürlük, Beyaz eşitlik, Kırmızı ise kardeşlik üzerinedir. Ancak yakından bakıldığında her üç filmde de açıkça anlatılmak istenen bu temaların gerçek yaşamda nasıl karşılık bulduğudur. 

Filme adını veren mavi renk, film içinde kullanılan anlamlarıyla soğukluk, acı, sonsuzluk, özgürlük gibi temaların rengidir. Ana karakter Julie’nin hayata karşı soğuk tavrı ve artık kişisel özgürlüğünün peşinde olması bu renk temasını filmin anlatısıyla pekiştirir.

Trois Couleurs: Bleu, üçlemenin tüm filmlerinde olduğu gibi anlatımının güçlü yapısını Yönetmen Kieslowski’nin çerçeve içinde kurduğu muhteşem kompozisyondan alır. Sıradan bir izleyicinin fark edemeyeceği özellikte ince ayrıntılar, nesneler, renkler ve imgelerle güçlü bir anlatım oluşturarak, belkide izleyicinin tam olarak nedenini kavrayamadığı ama hissettiği bir görsel zenginlik ve anlatım oluşturur.



İnsan, yaşamdan ve yaşamın gerçeklerinden tamamen uzaklaşabilir mi?

 'Trois Couleurs: Bleu'da Julie, bir trafik kazasında ünlü bir besteci olan eşini ve kızını kaybeder. Bu travmatik olayın ardından kaldığı hastanede intihar girişiminde bulunur ancak bunu gerçekleştiremez. Artık mal mülk, arkadaşlık, aşk gibi bağların hayatın tuzağı olduğunu düşünen Julie, tüm geçmişinden ve geçmişin getirdiği acılardan kurtulmak adına evini, eşyalarını, tüm mal varlığını geride bırakarak, özgürleşmek ve yepyeni bir başlangıç yapmak için şehirde bir apartman dairesine taşınır. Ancak insan diğer yaşamlara bu kadar yakınken onlara değmeden özgürce yaşayabilir mi? Filmin kendisine soruduğu bu ana soru çok geçmeden cevap bulur.  Julie, bütün komşularının bir fahişe olduğu için imza toplayarak, evinden attırmak istedikleri alt komşusu Lucille’in gidebilmesi için gerekli olan son imzayı vermez. Ona göre bu kendisini ilgilendirmeyen bir durumdur. Bilinçsiz yaptığı bu yardım Lucille ile aralarında oluşacak arkadaşlığın ilk adımı olur. Demek ki insan aşk, arkadaşlık gibi temel bağlardan tamamen kopamaz.
Kieslowski, Mavi için “film müzik hakkında.” der. Müzik sadece anlatıyı destekleyen bir unsur olarak değil başlı başına bir anlam yaratmak için kullanılır. Julie, geçmişe müzikle döner. Müzik ve mavi onun geçmişi tamamen silip atmasına engel olur... Mavi'nin ve genel olarak Kieslowski filmlerinin bu kadar özel ve derinlikli olmasını sağlayıp diğer filmlerden ayrılmasını sağlayan önemli unsurlardan biri de Zbigniew Preisner imzalı müziklerdir. ‘Sonsuz’ filminden Üçlemeye kadar bütün sinema filmlerinde müzisyen Preisner ile çalışan yönetmen, Preisner’ın muhteşem müzik dehasından sonuna kadar yararlanmış, Preisner sayesinde tüm filmler arasında müzikal bir birliktelik sağlanmıştır.

Üçlemenin bütününde olduğu gibi 'Mavi'de de dikkat çeken rastlantı teması, filme hayranlık duymak için başka bir sebep oluşturur. Julie, cafede otururken sokak çalgıcısının flütüyle ölen eşi Patrice’in bestesini çaldığını fark eder. Kieslowski burada birbirini tanımayan dünyanın farklı yerlerindeki insanların aynı veya farklı zamanlarda benzer şeyler üretebileceğini anlatmak ister. Rastlantılar Kieslowski sineması için vazgeçilmezdir. Bunu üçlemeyi iç içe geçirdiği sahneleri örnek vererek kanıtlayabiliriz.  Julie, kocasının sevgilisi ile tanışmak için Adliyeye gittiğinde Beyaz filminde Karol ve Dominique’in boşanma davalarının bulunduğu salona girmeye çalışır. Yine her üç filmde de elindeki cam şişeyi geri dönüşüm kutusuna atmak isteyen kambur yaşlı bir kadınla karşılaşırız. Mavi’de Julie kadını fark etmez. Beyaz’da Karol umursamaz. Kırmızı’da ise Valantine hemen yardıma koşar. Kieslowski, bu sahnelerde alt metin olarak yaşlılık ve duyarsızlık üzerine düşündürmeyi amaçlar... 



Kieslowski, bunlara benzer kendine özgü temaları ve diğerlerinden kolayca ayırt edilebilecek film dili ile kendinden sonraki yönetmenleri de etkilemiş ve birçok genç yönetmene ilham kaynağı olmuştur. Alejandro Gonzalez İnarritu’nun '21 Gram' filminin son sahnesinde kar yağan havuz Krzysztof Kieslowski’nin ‘Üç Renk; Mavi’ filmine bir gönderme olarak tasarlanmıştır.

Mavi, kendi içindeki karakterlerin birleştiği bir son ile biterken Kieslowski üçlemenin tüm ana karakterlerini son film 'Kırmızı'nın son sahnesinde birleştirerek yine rastlantı temasına göz kırpar ve izleyiciye de şaşırtıcı bir sürpriz yapar. Kırmızının sonundaki gemi kazasından kurtulan yedi kişi arasında Julie ve Olivier’de görülür. Yönetmen böylece üçlemeyi de kendi içinde birleştirmeyi başarır.